Kategori: Uncategorized

  • Kavga

    Yapılan, bir bahar kavgasıydı aslında.
    Kimisi din, kimisi milliyet, kimisi insan aşkına.
    Vurulan sözler, savrulan küfürler,
    Kurşun gibi saplanır yüreğe.
    Öfkeler, nefretler, sokulunca düşüncelere;
    Hep böyle yeşerir, boy verir,
    Yoldaş olur, arkadaş olur,
    Körlük, gaflet insana.

    Kaybeder insan aslını,
    Geri dönülmez yolun başında.
    İşte, İnsan bu!
    Kavgayla, nefretle doldurur,
    Kışını da, baharını da.
    Ekilen tohum ne ise yaşamında,
    O biçilir sonunda.
    Sormak gerek…
    Umut var mı gelecek adına?
    Cevabı saklı…
    Yalanın mucidi, yaşamın katili,
    Bir elinde çiçek, bir elinde orak,
    O açgözlü, o ikiyüzlü canlıda,
    Bin bir türlü sahnede,
    Oynayan, oynatılan,
    İlahi insan,
    İlahi komedya…

  • Saklanan Çocuk

    Sobelenmedi hâlâ,
    Saklanıyor içimdeki çocuk.
    Binmiş uçurtmanın sırtına,
    Bakıyor gökyüzünden;
    Oyundan çıkan,
    Sobelenmiş, öfkeli, kırgın insanlara.

    Bir bulutun arkasında,
    Saklıyor en parlak gülüşünü.
    Korkuyor büyümekten,
    Korkuyor susmaktan,
    Avuçlarında ufak beyaz taşlar,
    Hâlâ denize atılmamış, bin bir renkli düşler.

    Koşuyor rüzgâra karşı,
    Ayakkabısız, belki yaralı.
    Ama inatla,
    Toprağın kokusunu unutmadan,
    Yüzünde yağmur izleri,
    Arıyor saklandığı yerden,
    Kendini bulacak bir oyun daha.

    Bir ev yapmış kendine gölgelerden.
    Penceresi yıldız, kapısı rüzgâr,
    Dışarıda unutanlar,
    İçeride hâlâ inananlar var.

    Avuçlarında masal kırıntıları,
    Dilinde söylenmemiş şarkılar,
    Suskun, ama umudu hâlâ diri,
    Küsmemiş kendi sesine, bir tek kendisi.

    Bakıyor usulca dalların arasından,
    Kırılmış salıncaklara, unutulmuş seslere,
    “Gel” diyor, “birlikte saklanalım,
    Bu sefer, belki bulamazlar bizi…”

    Saklanıyor içimdeki çocuk.
    Renkli tebeşirlerle çiziyor hayaller,
    Sıvası dökük, çatlamış duvarlara çiçekler,
    Yeniden yapıyor, kahkahalardan uçurtmalar.

    Sobelenmedi hâlâ,
    Yanağında, güneşten utangaç bir gamze.
    Koşuyor, gözlerimin en derin köşelerine.
    Her şeye rağmen,
    Sevmeyi bilen, inanan hâliyle.

    Bilir ki
    Her saklanan,
    Bir gün bulunur.
    Ama içimdeki çocuk,
    Belki de bulunmak istemez.
    Çünkü saklanmak,
    Bazen güzeldir büyümekten.

    Bir gün belki de,
    Gökyüzünden atlayacak cesaretle.
    Dünyanın bütün kırgın insanlarına,
    Teklif edecek bir oyun daha:
    “Haydi gelin, en başından,

    Yeniden başlayalım, hep birlikte…”

  • Hani Bir Gün

    Hani bir gün,
    Bir sınırsız, zamansız anda,
    Kopan bir ışığın koynunda,
    Elimizde sözümüz, yazımızla,
    Savrulduk bu dünyaya.

    Hani bir gün,
    Siyah güvercinimin kanatlarında,
    Bir buğulu hayal, bir masumiyet, bir sevda,
    Gelip konmuştu dalıma,
    Olmuştuk revan yola.

    Hani bir gün,
    Bir İstanbul akşamında,
    Siyahla beyaz iki dora,
    Sürüklemişti beyaz peşi sıra,
    Hayatın kalanıydı sırtımda.

    Hani bir gün,
    Bir gözyaşı sabahında,
    Gövdemi saran yıldızlarımla,
    Dönmüştüm dallı budaklı çınar ağacına,
    Satır satır yazılmıştı hayatıma.

  • Birkaç Kişi

    Birkaç kişiydik biz:
    Kederlere, sevinçlere omuz verip,
    Aynı yürekte yaşayan.
    Sahipleriyle hemhal olup,
    Zamansız ve dürüstçe taşıyan.

    Birkaç kişiydik biz:
    Ama içimizdeki duygular,
    Ah o duygular,
    Ah o düşünceler,
    Sanki yüzlerce, binlerceydik.

    Birkaç kişiydik biz:
    Halk için hak diye,
    Çarpan yüreklerdik.
    Düşenleri tutup da,
    Ayağa kaldıran bizdik.

    Birkaç kişiydik biz:
    Fırtınaya, rüzgara kafa tutup,
    Çılgın dalgalara kulaç atan,
    Darda kalana, kol kanat açıp,
    Yardıma, iyiliğe tutsak neferlerdik.

    Birkaç kişiydik biz:
    Sevgiye hasret çocuklara,
    Evsiz, barksız evlatlara,
    Evlatlarına hasret ana, babalara,
    Ama kalemlerimizle,
    Ama yüreklerimizle,
    Alın teri dökenlerdik.

    Birkaç kişiydik biz:
    Çıkarken yola katıksız, azıksız,
    Ne karı, ne yağmuru,
    Ne de taşlı, tozlu yolları;
    Ne aklımıza düşürdük,
    Ne de sonunu düşündük.

    Birkaç kişiydik biz:
    Yürürken bu yolda,
    El verip, el tutacakların,
    Sesimize ses katacakların,
    Çok da fazla olmayacağını,
    Az çok bilenlerdik…

  • Habiller Kabiller

    Adem’den olma,
    Havva’dan doğma,
    Zıtlıklar içinde,
    İki beden,
    İki can.
    Ölüden diri,
    Diriden ölü,
    Çıkaran.
    Cennet Cehenneme
    Varmadan,
    Bu Dünyada
    Bir zor imtihan.

    O yüzden;
    Habil kalemdir,
    Kabil silah.
    Habil kuran,
    Kabil yıkan.
    Habil üreten, yapan,
    Kabil sömüren, çalan.
    Habil hayat,
    Kabil ölüm.
    Habil umut, vicdan, iyimser,
    Kabil kör nefis, karamsar, kötümser.
    Milyonlarca Habil,
    Milyonlarca Kabil,
    Geldi geçti Dünyadan.
    Elbette,
    Bir bildiği vardır.
    Kimse, nizamı kuran.

  • Kız Kardeşim

    Sen geldin,
    Ve evin içi bir sabah ışığı gibi dağıldı duvarlara.
    Adını ilk kez söylediklerinde
    Bir çiçeğin adını duyar gibi irkildim.
    Bana benzeyen ama benden başka biri gelmişti,
    Birden büyüdüm.

    Senin sessiz ağlayışlarınla tanıdım içimdeki yumuşaklığı,
    İlk adımlarını atarken,
    Ben cümle kurmayı öğrendim hayatla ilgili.
    Sen düşerken tuttuğum ellerin, zamanla tuttuğum dualara dönüştü.

    Seninle büyümek, bir aynaya bakmak gibiydi bazen.
    Ama yansıması daha saf, daha kırılgan.
    Gözlerinden okudum gecikmiş uykuları,
    Bana anlatmadığın sırları,
    Ve büyürken kimseye söyleyemediğin korkuları.

    Çocukken, geceleri lambayı senin için açık bırakırdım,
    Uyuduğundan emin olduğum halde.
    Karanlıktan korkmazdın,
    Ama ben senin yalnız kalmandan korkardım.

    Kimi sabahlar saçlarını babam tarardı,
    Küçük tokalarınla kendini süslerdin.
    Gülüşün, odamızda asılı bir fotoğraf gibi kaldı.
    Yıllar geçse bile hiç silinmedi.

    Kardeşlik, bazen bir çayın demlenmesini beklemektir,
    Bazen; susup yanında oturmaktır,
    Bazen; onun yükünü gülümseyerek taşımaktır, hiç fark ettirmeden.

    Seninle tartıştığımda bile kalbim senin tarafındaydı.
    Ben hep, anlamaya çalıştığım suskunluklarınla
    Daha çok sevdim seni.

    Ve şimdi,
    Zamanın gölgesinde başka hayatlara yürürken,

    Biliyorum ki,
    Senin varlığın,

    Benim tamamlanmamın,

    Sessiz sebebi.

  • Varsın Olsun

    Varsın bugün mağlup olsun
    Gökyüzü.
    Ağlasın üzüntüsünden,
    Boşalsın yağmurlar sicim gibi,
    Doysun toprak, kansın
    Yeryüzü.

    Varsın bugün mağlup olsun
    İyiler.
    Delirsin öfkesinden
    Masumlar,
    Atılsın çığlıklar, gitsin uzaklara,
    Bassın bağrına, ağlasın
    Gözler.

    Varsın bugün mağlup olsun
    Çocuklar.
    Kahrolsun nasırlı yürekler,
    Kaybolsun, daha doğmayan
    Umutlar.
    Tutmasın, salınsın,
    Yitip giden hayatlar.

    Ama bilmez misin?
    Tohum her düştüğünde toprağa,
    Yeniden ve yeniden,
    Filizlenir fidanlar.
    Suyu da bulur,
    Umudu da.
    Yeniden ve yeniden,
    Yeşerir de yeşerir.
    Dallanır, kök salar,
    Barışır hayatla.
    Ta ki, bir sonraki
    Kavgaya kadar.

  • İnsan

    Düştüm bir ana rahmine,

    Karanlık, sıcak ve tarifsiz.
    Zamanın orada hükmü yok,
    Kalp atışlarımdan başka ses de.
    Ve ben, henüz ben değilken,
    Sessizliğin içinde büyüdüm.

    Sonra bir çığlıkla geldim dünyaya,
    Soluğumda ilk korku,
    Tenimde ilk ürperti,
    Annemin gözlerinde tanımsız bir merhamet.
    Dünya soğuktu, kalabalıktı ve genişti,

    Ben küçük, ürkek ve aç.

    İlk adımlarım düştü yere,
    Toprak beni kucakladı,
    Gökyüzü maviye büründü gözlerimde.
    Taşların soğukluğunu,
    Rüzgârın şarkısını öğrendim.
    Dizlerimi yaraladım,
    Oyunlar oynadım,
    Güneşin altında çocuk oldum.

    Sonra büyüdüm usulca,
    Ellerim kalem tuttu,
    Kelimeler dizildi ardı ardına,
    Bilmek, anlamak istedim,
    Zamanın içinde kendime yer aradım.
    Gözlerim uzaklara bakmayı öğrendi,
    Gölgeler uzadı içimde.

    Aşka düştüm bir gün,
    Ellerim titredi,
    Gözlerim başka birine güldü.
    İnsan, insana dönüştü içimde.
    Bir sesin peşinde yandım,
    Bir dokunuşun içinde kayboldum.
    Ve öğrendim ki sevda,
    Hem yara hem şifa.

    Günler geçti, yollar yürüdüm,
    Kazandım, kaybettim,
    Düştüm, kalktım.
    Yüzümde yılların izleri,
    Sözlerimde hayatın ağırlığı.
    Beni ben yapan her şey,
    Bana yük mü, yoksa miras mı, bilemedim.

    Ve bir gün, son nefesi üfleyeceğim göğe,
    Bir sabah ya da gece vakti,
    Zaman beni de alıp götürecek.
    Dünya dönecek, rüzgâr esecek,
    Ve bir çocuk doğacak,
    İlk çığlığıyla devralacak benden hayatı.
    Ben belki bir hatırada yaşayacağım,
    Belki rüzgârın uğultusunda,
    Ya da hiç olmayacağım.

    Ama insan,
    Doğacak, büyüyecek, sevecek,
    Yanacak, düşecek, kalkacak,
    Ve sonunda yine göğe bakacak.
    Bilinmez bir sonsuzluğa doğru,
    Sessizce yürüyüp gidecek.

  • Altı Kırkbeşin Yükleri

    Gün, henüz mahmur bakışlı.
    Sonbaharın teri, yağmurlarla atışan, martı çığlıkları.
    Sokaklarda yeni günün, eski ama değişmez, koşturan insanları.
    Bir vapur düdüğünün çığlığıyla hızlanır adımlar.
    Her yeni sabahın, aynı telaşı.
    Yeni günün ilk vedası.
    Sabahın altı kırkbeşi,
    Kadıköy’ün Beşiktaş’a, değişmez ilk merhabası,
    Her yeni günün, eskimeyen veda zamanı.
    Kalkar bir rehavetle, Boğazın beyaz sakini,
    İçinde eskimeyen bin bir düşüncenin, bilinmezin yükü,
    Yara yara lacivertin en koyusunu,
    Her yeni güne, saça saça beyazdan tuzlu bulutları,
    Bir yakadan bir yakaya,
    Eskimeyen zamanları, eskimeyen insanları,
    Hiç durmadan taşır,
    Ne yük değişir, ne de yük mahkumları.

    İçeride, camın buğusunda bakarken sahile, kendisini arayan gözler,
    Birbirine değmeden geçer,
    Dalgın bakışlar, görünmez çizgiler çizer.
    Kim bilir hangi yorgun geceden, hangi suskun sabaha…
    Bir kadın, çantasına sığdırdığı hayatıyla,
    Bir adam, cebinde kırışık düşleriyle,
    Genç bir delikanlı, gözlerinde ilk yenilgiler,
    Tutunur vapurun paslı demirlerine.
    Her biri ayrı, her biri aynı,
    Bir umudun, kırık dökük, tek kürekli sandalları,
    Boğazın serinliğinde gizlerler,
    Söylenmeyenleri, özlenenleri, kaybolanları.

    Martılar, insanın içini okur, bir çığlık savurur, gökyüzüne.
    Deniz, hep o aynı deniz.
    Ne kadar değişse de rüzgârın yönü, hep bilir,
    Hangi yürek neyi saklar, hangi göz, hangi düşü taşır sabaha.

    Vapur ilerler, her dalga, içimizdeki kırgınlığı okşar,
    Kimi uykulu, kimi düşünceli ama hepsi, bir sabahı daha omuzlar.
    Bir kez daha başlamaya, bir kez daha tutunmaya.
    Her gün, aynı suya atılan taş gibi yayılır içimizde,
    Yaşamanın ağır ama vazgeçilmez halkaları.

    Her sabah, vapurun demir tutacaklarına yaslanan eller,
    Hayatın korlaşmış ağırlığını avuçlarında taşır.
    Bir çocuğun beklediği süt kokulu sabahlar,
    Bir annenin, akşamın sıcak ekmeği için, sessizce ettiği dualar,
    Bir babanın, içten içe akıttığı yaşlar,
    Gizlenir, denizin tuzlu rüzgarına.

    Gözlerinde Boğaz’ın sularını gezdirenler,
    Belki bir an olsun unutmak ister,
    Hayatın kabaran dalgalarını.
    Oysa bilirler,
    Ne dalga durur, ne de zaman.

    Bir genç kız,
    Dalgaların ardına bakar.
    Sevdiği gelir mi acaba?
    Gelmez!
    Gelmez ama, vapur taşır onun da kederini
    Saklar martıların kanadında,
    Denizin tuzu karışır gözyaşına.

    Yaşlı bir adam, ufka diker gözlerini,
    Eskiden geçtiği o yolları düşünür,
    Her iç çekişinde duyulur,
    Yılların yorgun adımları.
    Bakar, bir daha dönmeyecek günlere,
    Bakar ve susar.
    Çünkü bilir, bazen hayat da susar çaresizce,
    Anlamsız kalır bütün kelimeler, sessizleşir.

    Bir çocuk, annesinin yanına sokulur,
    Uyku ile uyanıklık arasında,
    Düşlerinde bilmediği uzak kıyılar,
    Belki oyun, belki hayal,
    Ama o da,
    Farkında olmadan, tutunur sabaha.

    Bütün bunları,
    Sakince, sessizce izler,
    Boğazın suları.
    Hangi düşünce, hangi umut, hangi hüzün, ona karışmaz ki!
    Her sabah yeniden,
    İnsanı insanla,
    Dalgayı dalgayla,
    Sessizliği sesle buluşturur,
    Lacivertin en koyusunda.

    Vapur,
    Hep aynı rotada,
    Ama her gün yeni bir yükle
    Taşır insanları.
    İçinde kırılmış hayaller,
    Yeniden yeşeren umutlar,
    En çok da,
    Bir daha doğacak sabahlar için,
    Direnen kalpler, bedenler.

    O meftun vapur,
    Yaralı ama yılmayan bir yürek gibi,
    Her sabah o iskeleden, yeniden kalkar.
    Dalgaları yara yara,
    Sanki her sabah,
    “Yine geldim” der gibi
    Hayata kafa tutar.

    İçindeki yolcular,
    Kendi iç denizlerinde boğulsa bile,
    Yine de gözlerinde bir umutla, sabah ışıltısı taşır.
    Belki, çocuklarına bırakacakları küçücük bir sevda,
    Belki, karşı iskelede beklenen bir güzel haber.
    Ama her biri, bir umudu sımsıkı tutar.
    Sanki düşerse, kendileri de düşecekmiş gibi.

    Bir kadın,
    Bakışlarını denize asar,
    Gözbebeklerinde sakladığı cesaretle,
    “Bugün de dayanacağım” der,
    “Var olacağım bugün de ve kimse bilmeyecek
    Kaç fırtına susturduğumu içimde”.

    Bir adam,
    Rüzgârda uçuşan ceketinin içinde,
    Yıllardır sarsılmayan, o isyan abidesi dik yürüyüşle,
    Hayatın yumruklarına gülümsemeyi öğrenmiş.
    Bilir ki her sabah,
    Bir direniş, bir yeniden başlamak.

    Martılar,
    Belki de o yüzden,
    Vapurun peşi sıra uçuşurlar, çığlık çığlığa.
    Bir isyan,
    Ama aynı zamanda
    Gökyüzüne bir meydan okuma.

    Çocuk,
    Henüz anlamasa da,
    Annesinin elini tutarken, o kocaman küçük yüreğinde,
    Bir güven, bir huzur taşır.
    Bilmeden, öğrenmiştir aslında,
    Direnir hayata.

    Boğaza meftun o vapur,
    Her sabah, yalnızca insanları değil,
    İnsanların saklı yüklerini de taşır.
    Boğaz, her sabah şahit olur yeniden.
    İnsanın, kendi hayatına bir sabah daha,
    Nasıl “evet” dediğine.

    Belki de, hayat dediğin,
    Bir vapurun

    Her gün ve her sabah,
    Suya düşürdüğü gölgedir, ısrarla.
    Ne deniz yutar onu,

    Ne de rüzgar söndürür.
    Her sabah yeniden,
    Suya düşer insan.
    Her sabah
    Kendi gölgesinden,
    Doğar yeniden.

    Çünkü bilir.
    Her sabah, bütün yorgunluklara rağmen,
    Yakışan en güzel şey insana;
    Yeniden yürümektir,

    Başlamaktır yeniden.
    En çok da,

    Her şeye rağmen,

    Tutunmaktır birbirine.

  • Hasret Açacağım

    Gittiğim her yerde hasret açacağım.
    Ağıt yakacak, düşerken yapraklarım.
    Özlemler sulayacak ümitlerimi.
    Bir bahar yağmuruyla başıma konacak.
    Islanacak yüreğim, gözyaşlarımdan önce.
    Bilenler seslenecekler,
    Birlikte ağlayanlar benimle.
    Haykıracaklar bana:
    O ufuksuz bekleyişler,
    O sebepsiz hasretler,
    Müjdeler olsun, sürgün günlerin bitti.
    Kaç sabahları birlikte uyandırdım,
    Kaç defa güneşin üstünü örtüp,
    Yıldızları okşadım.
    Dinlerken dalgalar sessizliğimi,
    Kaç martının kanatlarına dayandım.
    Düşüncelerimin kovuğunda,
    Sapını, çöpünü, tane tane taşıyıp döşediğim,
    Düş yuvasında büyütüp, beslediğim,
    Seslerimizi gökyüzüne,
    Yeni bir günün şafağında,
    Uçurduk birlikte…
    Daha rüzgarları tanımadan,
    Daha yağmuru, karı, fırtınayı bilmeden,
    Her biri duru,
    Her biri saf,
    Her biri daha körpe,
    Dört farklı yöne,
    Sevgiye, hasrete, ümide,
    Bir de özgürlüğe,
    Kanat çırptı her biri.