Kategori: Uncategorized

  • Babam

    Babam,
    Dadaş diyarının dağlarından,
    Rüzgârın taşıdığı bir türkü gibi geldin,
    Azizoğullarının vakarında,
    Ömer’in dirayetinde,
    Anahanım’ın duasında,
    Yeşeren ilkbahar gibi…
    Ve ben, varlığımı senin gölgenin serinliğinde buldum.

    Babam,
    Ellerin susuz toprak gibi çatlak,
    Yüreğin ay ışığı kadar berrak,
    Demirin pasına dokunduğun yerde
    Çiçek açar sabrın yüzünde.
    Ve alnından damlayan tuzlu ter
    Düşerken toprağın göğsüne
    Ekmek kokusu, bereketi yükselir soframızda.

    Babam,
    Sen, sözünü demir gibi döven usta,
    Evinin direği, ocağının harı,
    Gökyüzü kadar geniş bir sabırla
    Ailenin üstüne gerilmiş
    Koca bir çınarsın varlığınla…
    Köklerin, yılların imtihanından geçmiş,
    Gölgene sığınan her can
    Huzur bulur yanında.

    Babam,
    Ellerinde şefkatin varlığı,
    Gözlerinde merhametin ırmakları,
    Ve yüreğinde,
    Bizi saran bir bahar türküsü…
    Gülüşün güneş, sarılman bayram,
    Sesin, ruhumda yankılanan
    Bir çocukluk ezgisi.

    Babam,
    Gecenin karanlığında yanan kandilimsin,
    Fırtınalı denizlerde sığındığım liman,
    Hayatın sert rüzgârlarına karşı
    Siper ettiğim kalkanımsın.
    Seninle öğrendim düşmemeyi,
    Seninle büyüdü içimdeki cesaret ağacı,
    Ve seninle anladım sevginin
    En saf, en gerçek halini.

    Babam,
    Yorgun omuzlarında taşıdığın
    Hayatın yükü ağır olsa da,
    Gözlerindeki ışık hiç sönmedi.
    Her adımımda hissettim desteğini,
    Her düşüşümde uzanan ellerindeydi tesellim.
    Seninle tamamlandı eksik yanlarım,
    Seninle güç buldu zayıf anlarım.

    Babam,
    Varlığın içimde bir meşale gibi yanmakta.
    Senin öğrettiklerinle yürüyorum yolları,
    Senin izinden gidiyor adımlarım.
    Ve biliyorum ki,
    Her nefesimde senin emeğin,
    Senin duan var her adımımda.

  • Bir Umudum Var

    Bir umudum var,
    Bahar rüzgarlarının serinliğine bürünmüş, estiğinde üşütmeyen,
    Gözlerimin derinliklerine ince bir ışık gibi süzülen,
    Gecenin en karanlık anında, bir yıldız gibi titreyen, sönmeyen…

    Bir umudum var,
    Kirpikleri nisan yağmurlarına bulanmış, toprağın derin uykusunda
    filizlenen,
    Göğe uzanan incecik bir fidan,
    Kökleri kırık zamanlara, dalları yarınlara değen…

    Bir umudum var,
    Dağların doruklarında saklı, rüzgarlarla dans eden kelebekler gibi
    narin,
    Adını bilmediğim uzak denizlerde sessizce dalga kıran,
    Ama yine de, göç yolunu şaşırmış kuşlar gibi yolunu arayan…

    Bir umudum var,
    Avuçlarımda tutamadığım, ama ellerimden kayan ırmak gibi her gün yeniden
    doğan,
    Sessiz gecelerde Ay ışığıyla konuşan,
    Her sabah, Güneşin ilk bakışında kalbimde filizlenen…

    Bir umudum var,
    Zamanın yorgun yüzüne su gibi dokunan,
    Paslanmış kapıların aralığından bir ışık hüzmesi gibi içeri sızan,
    Ve yıkılmış duvarların arasında, tek kır çiçeği gibi açan…

    Bir umudum var,
    Sözcüklerin tükendiği yerde, sessizliğin içinden bir çığlık gibi doğan,
    Kırık dökük bir kemanın titreyen telinden yükselen,
    Ve güçlü bir ses gibi rüzgara karışan…

    Bir umudum var,
    Bir çocuğun gözlerinde saklı,
    Henüz ağlamamış bir gözyaşı,
    Henüz kirlenmemiş bir gülüş gibi saf ve dingin…

    Bir umudum var,
    Geceler boyu yıldızlarla konuşan,
    Ve sabah olunca gözlerimi kamaştıran altın renkli bir gün doğumu gibi,
    Karlarla örtülü bir vadide ilkbaharın ilk soluğu gibi
    Ansızın gelen ve her şeyi değiştiren…

    Bir umudum var,
    Yorgun gemilerin fırtınalı denizlerden sağ salim döneceğine dair,
    Ve ellerini unutmuş bir sevgilinin, bir gün yine ait olduğu avuçları
    bulacağına dair,
    İnce bir inanç, sönmeyen bir kandil gibi içimde yanan…

    Bir umudum var,
    Kışın en sert rüzgarında içimi ısıtan,
    Ve soğuk gecelerde gözlerime, derin bir uyku gibi inen,
    Bir sıcaklık, bir sığınak, belki de hayatın kendisi kadar kırılgan ama
    bir o kadar güçlü…

    Bir umudum var,
    Belki de bütün yollar tükenmişken,
    Ansızın beliren ince bir yol gibi,
    Beni kendine çağıran ve “devam et” diyen…

    Bir umudum var,
    Kendi içimde sakladığım, adını kimsenin bilmediği,
    Ve belki de sadece, kalbimin en sessiz köşesinde,
    Her gün yeniden doğan…

    Bir umudum var,
    Günlerden bir gün, rüzgar durduğunda,
    Kırık dallar yeniden çiçek açtığında,
    Ve zaman, yorgun gözlerime
    Bir gülüş gibi dokunduğunda,
    O zaman anlayacağım;
    Taşın kalbinde saklı o su damlasını,
    Geceyle gündüzün kavuştuğu o anı,
    Ve en çok da,
    Yalnızlığın bile yenemediği
    İnsan sesini…

    Evet,
    Bir umudum var,
    Ve o umutla
    Yeniden yürür dünya,
    Yeniden uyanır kuşlar,
    Ve yeniden
    Sever insan,
    Tüm kırgınlıklarına rağmen…

  • Öğüt

    Ah o Güneş ve Ay tutulmaları.
    Son tutulmalar hiç de iyi olmadı!
    O büyük ve güzel gemilerimiz,
    Sığ ve küçük limanlarımızda bağlı kaldı.
    Bu kış kimse susmasa da,
    Aslında çok az kar yağdı.
    Rüzgarlara kayıtsız ve hoşgörüsüz,
    Milyonlarca sorun tohumu yüzsüz,
    Suyun yeşilden kardeşlerini yakanlar.
    Yaktıkları;
    Bir daha yeşermeyecek olan umutlardı.
    Hayat, bu Dünyaya bırakılmış zaman kırıntısı.
    Öylesine ürkek ve sahipsiz kelimelerin kalabalığı,
    Düğünlerin kör ve sağır tanıkları,
    Kıyılan nikahlar değil,
    Kelimelere beden olmuş canlardı.
    O huysuzluğun ve şımarıklığın kucağında,
    Yitip gidenler uzaktan akraba hayatlar,

    Ne denizler, ne toprak, ne de gökyüzünde bulutlar,
    Hesabı sonraya kalanlardı.
    Bu günahların yoktur yatağı,
    Ne kapısı, ne damı, ne de yuvası.
    Hepsi tek, hepsi bir,
    Soysuzların ihtirasları.
    Kavgaların en güzeli,
    İnandığın gibi yaşarken,
    Yaşatabilmektir farklılıkları.
    Baktığın penceren farklı olsa da,
    Farkında olmaktır,
    Soluduğun aynı havayı.
    Denizlerde milyonlarca balık,
    Atılsa toprağa çıkar canı.
    Kavgaların en onurlusu,
    Kabul etmektir,
    Kabullenmektir,
    Her balığın su dolu kendi fanusu.
    Kavgaların kardeşçesi;
    Vururken kutsallara, değerlere,
    Kalleşçe, düşüncesizce,
    Anlamaktır,
    Anlayabilmektir.
    Aynı toprağın, aynı denizin;
    Ardı var, arkası var, bürünecek bedenlere.
    Cevabı bekleyen küçük soruyor:
    O halde bu öfke, bu kavga niye?
    İnsanlık emekleme devresinde,
    “İkra”yla başlayan okuması,
    Henüz ilk hecesinde.
    Küçük öğrenecek büyüyünce,
    Bir arada yaşayamayan farklılıkların,
    Kimlerin değirmenine aslında,
    Su taşıdıklarını.
    Sırıtırken leş kargaları,
    Yemeye hazır kıvama gelince,
    Son pişmanlık fayda vermeyecek,
    Her şey ve her şey,
    Elden gidince…

  • Örümcekler

    Kış günü soğuktu oda.
    Tavanda iki örümcek, karışmış ağları.
    Duvarda asılı gaz lambası,
    Bula bula aynı ışığın,
    Tutuştular kavgaya sahip olmak için,
    İkisine de yetecek sıcaklığına.
    Örmüşler,

    Kısmetlerine düşecek bahtsızları,
    Düşürecekleri tuzakları.
    Bahtsızların kaderi miydi?
    Düştükleri tuzaklar,
    Örülürken bu ağlar.
    Örümcekler…
    Örümcekler…
    Örümcekler…
    Bir sinek vızıltısı,
    Durdurdu onları.
    Tam zamanında kestiler kavgayı.
    Biliyorlardı…
    Beyaz tavanlı oda,
    Yeterdi ikisine de.
    Daha nice sinekler vardı,
    Ağlarına düşecek.
    Nice sinek, ışığa üşüşecek.
    Öyleyse, bu kavga niye?
    Ortak örmek varken ağları…
    Ama olmaz!
    Örümcek de olsa,
    Ağa düşeni kapmak varken,
    Tek başına,
    Neden versin diğerine,
    Bir parça.
    Sığamadılar,
    Beyaz boyalı geniş tavana.
    Bir başka tavan bulana kadar,
    Devam edecek bu kavga.

  • Sebepsiz Değildir

    Sebepsiz değildir;
    Bir canın doğması,
    Göz açması hayata,
    Vurduğu mührüdür ağlaması,
    Taze beden olsa da.
    Henüz hiçken,
    O da nefesiyle ısıtacak,
    Yaş alacak yıl alacak, yaşlanacak,
    Sarp, engebeli, düz ya da bozuk yolunda.
    İspatı;
    Bitirdiği zaman süreli yaşamı,
    Altına atacak imzasını,
    Ya da basacak parmağını.
    Yazacak kainata el yazısıyla,
    Kendi yazısını,
    Mümkün değil inkarı.

    Sebepsiz değildir;
    Rüzgarla bulutun kol kola olması,
    Yağacak,
    Her bir damlası
    Islatacak,
    Kurak bedenleri, toprakları.
    Gürbüz başaklar, umut tohumları,
    Boy alıp ta verecek azık darı.
    O da rahmet eliyle bereket olup,
    Kuracak sofrayı.

    Sebepsiz değildir;
    Kalleşle hainin kardeşliği,
    Beklerken sahipsiz köşelerde,
    Nasipsiz ruhlarda,
    Düğmesiz, dikişsiz, çırılçıplak,
    Karanlığı kıyafet yapmış pusuda,
    Yurtta, yolda, yuvada,
    Yaslanırken arkadaşlara, aşklara,
    inandığı değerli dostlara,
    Bir tokat gibi çarparken yüzüne, sırtına,
    Ama kurşun, ama bıçak yarası.

    Sebepsiz değildir;
    Geceye gündüzün sokulması,
    Kışa, kara, yağmura,
    Baharın yazın sarılması.
    Dönen devranın cazibesine bakıp ta
    İlk anın tarifsizliğinde,
    Yol alıp akması.
    Bir kör nefsin aymazlığında,
    Yitip gitmesi vicdanın,
    Kaybolması aklın,
    Toz gibi savrulması.

    Sebepsiz değildir;
    Denizde dalganın nazlı nazlı yol alması,
    Salınması.
    Balığa, mercana, bin bir türlü canlıya,
    Havasız, rüzgarsız, bulutsuz,
    Yuva kurulması.

    Sebepsiz değildir;
    Ar ile hayanın birlikteliği,
    Edep ile yar olur ruh içinde beden,
    Haya ile aşık olur ruha güzel her dem.
    Söyletir dile, yazdırır kaleme,
    Vardır bir bildiği.
    Bu alemde kurar elbette,
    Kardeşliği, sevgiyi, muhabbeti.

    Sebepsiz değildir;
    Ozan’a sazın,
    Kaleme defterin,
    Söze dilin,
    Gönüle gözün,
    Aşka yüreğin,
    Hasrete özlemin,
    Emeğe alın terinin,
    Toprağa bedenin,
    Yoldaş, arkadaş olması.

    Sebepsiz değildir;
    İnsana, bitkiye, hayvana,
    Canlıya, cansıza, taşa, toprağa,
    Bahşedilen bu Dünyada,
    Belki anlarız, fark ederiz diye,
    ‘Olum’dan,ʻÖlümʼe,
    Hiçliğimize nazar edercesine,
    Belli belirsiz,
    Sırat niyetine,
    Dört küçük nokta koyulması.

  • Dostun Olmalı

    Bu dünyada dostun olmalı.
    Yüreğini senden daha iyi tanıyan,
    Öfkelenmeni huzurla karşılayan,
    Gülmelerini anlayıp da, mendil hazırlayan,
    Bir dostun olmalı!

    Bu dünyada dostun olmalı.
    Giderken sonu belirsiz kavgalara,
    Çatılmış kaşları, sıkılmış yumruklarıyla
    Yanında olan.
    Küfürler, beddualar dökülürken dilinden ağzından,
    Elleriyle ağzını kapatan.
    Kesik çiziklerine sargı bezi, bant, merhem
    Yara berelerine pansuman,
    Bir dostun olmalı!

    Bu dünyada dostun olmalı.
    Aşık olup da ağladığında, sana omzunu uzatan.
    Tükenene kadar hıçkırıkların, iki büklüm yanında oturan.
    Bağırmalarına, isyanlarına kucak açan.
    Mey sofralarında sabahlarken sen,
    Sabır ve tebessümle saçlarını okşayan,
    Sızınca sırtına alıp, evine taşıyan,
    Bir dostun olmalı!

    Bu dünyada dostun olmalı.
    Vakitli vakitsiz aramalarında,
    Feryat edip de haykırdığında,
    Başın sıkışıp da ağladığında,
    Sana koşan.
    Çaresizlik içinde savrulurken sen,
    Kör kuyuların, girdapların içinden
    Çekip alan.
    Kem gözlere, bed sözlere, kör kurşunlara,
    Siper olan.
    Bir dostun olmalı!

    Bu dünyada dostun olmalı.
    Anana babana sen, yavukluna ağabey,
    Kardeşine kardeş, ailene baba olan.
    Vururken sana yağmur, kar, fırtına, boran,
    Üzerine kapanıp da seni saran, sarmalayan, koruyan,
    Nefesi yettiği kadar ısıtan,
    Bir dostun olmalı!

    Bu dünyada dostun olmalı.
    Son demde yanında olup da elini tutan,
    Musalla taşında başından ayrılmayan,
    Son yolculuğunda kefenleyip de seni uğurlayan.
    Hiç olmazsa ayda bir, olmadı senede bir toprağını sulayan.
    Felak, Nas, Fatiha, Kur’an,
    Ya da Zebur, Tevrat, İncil okuyan.
    İster soldan, ister sağdan,
    İnanan ya da inanmayan.
    Ama delikanlı mı delikanlı, adam mı adam,
    Bir can dostun olmalı!..

  • Dut Ağacının Gölgesi

    Bir çocuk doğar, dağların kucağında,
    Rüzgarın sesi vardır gözlerini açtığında.
    Bir yaylanın serin nefesi dolar ciğerlerine,
    Dünya budur onun için, dokuz koca yıl boyunca.

    Kış geldi mi, kaybolur evler beyazın içinde,
    Yaylada durmaksızın yağan kar, damları örter sessizce.
    Ama çocuklar bilir yolları,
    Tüneller açılır, birbirlerini bulur oyun arkadaşları.

    Bahar geldi mi, ilk kardelenlerle uyanır,
    Derelerin şarkısını dinler taşların arasında.
    Ve yaz, bir masal gibi gelir yaylaya,
    Bulutlar yere iner, koyunlar yatar yıldızların altında.

    O, köye hiç inmez, dünya da inmez ayağına,
    Mevsimler onunla döner,
    Gök kubbenin altında,
    Zamanı rüzgâr ölçer, yıldızlar sayar.

    Başka bir yerde, bir başka çocuk,
    Bir köyün sabahına uyanır usulca.
    Çağırır onu, tarlalar, bağlar, bahçeler,
    Gözleri göğe bakar, elleri toprağa düşer.

    Bir elinde orak, bir elinde ekmek,
    Bazen dut toplar, bazen buğday biçer.
    Yüzünü seyreder, suların aynasında,
    Tortum Çayı’nda yüzmeye gider, serin akşamlarda.

    Ve arkadaşlarıyla düşer yollara,
    Uzanır adımları, Cala’nın, Abirnis’in dağlarına.
    Kozalaklar toplarlar heyecanla,
    Ellerinde reçine, saçlarında rüzgâr.

    Her gün gökyüzü biraz daha genişler,
    Her gece yıldızlar biraz daha yaklaşır.
    Ve çocuk büyürken, içinde bir ateş yanar,
    Geleceğin dallarında bir sevda yeşerir.

    Sonra bir gün, kader onları bir dut ağacına getirir.

    Sokağın ardında bir dut ağacı,
    Yeşil gölgesinde iki gölgenin yazgısı.
    Yere düşmüş dutlar serili toprakta,
    Bir çocuk eli uzanır, düşen dutları toplar, atar ağzına,
    Diğeri göğe yakın bir daldan seslenir ona:
    *”Bırak onları, gel, ben sana dalından koparayım,
    Tertemiz, güneşin dokunduğu gibi saf.”
    *Ağacın tepesinde bir delikanlı,
    Bir mevsim gibi iner kızın yüzüne, bakışları.
    Ve zaman durur, fısıldaşır yapraklar,
    O an, onların etrafında döner rüzgar.
    Biri gözlerini kaldırır, biri gözlerini indirir,
    Zamanın ellerinde yeni bir hikâye başlar.
    On iki yaşındaki kız, on beşlik delikanlıya bakar,
    Bir ömürlük yolculuk, gövdesinden sızar bir dutun.
    Ve iki fidan, başlangıcına düşer bir ömrün.

    Ama yollar suskun, yollar dikenli,

    Hayat yol ister, sabır ister,
    Fırtına olur bir evde dertler,
    Duvar gibi yükselir, kızın ailesi,

    Sevdalar sınanır, mektuplar yıllara uzanır,
    Delikanlı, içindeki fırtınayı dağlara sürer.

    Askere gider delikanlı, yaylanın kızı bekler,

    Günler uzar asker ocağında, kısalır mektuplar,

    Kağıtlarda hasretle kurur kelimeler.
    Eşkıyalar, Ağrı’nın dağlarında yolları keserken,
    O, sessizliğin içinden ses olur,

    Gündüzleri bir adın sıcaklığıyla ısınır,

    Özlem, geceleri ince bir rüzgâr gibi eser,

    Karanlıkta bir kandil gibi titrer,

    Kağıtlarda lekelenmiş mürekkep izleri,
    Yüreğin haritası olur,
    Geceler mektupları okur, şahittir yıldızlar.
    Bir kızın adını, kurşunlardan sakınarak anar.
    Kimi zaman bir dağ başında,
    Kimi zaman bir sınır karakolunda,
    Gözlerini kapatıp düşler adam:
    Başını yasladığı omuz, bir dut ağacının altında.
    Askerlik uzar, olur yirmi sekiz ay,
    Her geçen gün kalbine vurur ağırlık,
    Ama mektuplar hâlâ elinde, hâlâ sıcak,
    Sanki uzaklardan bir el tutar parmaklarını,

    O elin hayali ile, bitirir hasretliğini.

    Sonra evlilik, tek göz bir oda,
    Dört duvarın içinde sımsıcak bir dünya.
    Bir ekmek bölüşülür, bir düş paylaşılır,
    Ve yollar adamı yine çağırır.

    Gurbette elleri taş tutar,
    Ayakları demir yollarına basar, ray döşer,

    Van’da sabahlar pus içinde doğar,
    Kırık rayların sesine karışır düşleri.

    İzmir Tire’de madene iner, karanlığa gömülür bedeni,
    Kömür ocaklarında kazma vurur karanlığa,

    Ama umudu hiç solmaz, bir ocağın içinde yanar.
    Bir gün dönecek diye her lokmayı umutla yutar.

    Özlemlerini sırtlanır, döner yuvasına.

    Bir soğuk günün şafağında, bir çocuk sesi çınlar,

    Köyde güneş bir başka doğar,

    O an anlarlar, artık kendilerinden, bir parça vardır.
    Ama yoksulluk çırılçıplak, köy dar gelir düşlere,

    Bir gelecek sığmaz toprağa.

    Toprak, aç kalır umutlara,

    Bir tren düdüğünün sesi,

    Olur, bir kaderin çizgisi.

    Erzurum’dan ayrılırlar bir trenle.
    İnce bir çizgi çeker raylar, geçmişin üzerine.
    Bir kadın, gözlerinde eski baharların rüzgârı,
    Bir adam, cebinde yıpranmış mektuplarıyla,
    Sessizce bakarak geçmişe,

    Varırlar İstanbul’un kapısına.
    Şehir büyük, bilinmez, korkutucu,
    Ama iki insanın gölgesi, yürür yan yana,
    Bir zamanlar dut ağacının gölgesinde duran,
    İki çocuğun gölgesidir hâlâ.

    Yeni bir hayat başlar, bir odada,
    El ele verilir, ekmek kavgası büyür.
    Ve her gece adam, gözlerini kapattığında,
    O dut ağacını görür, o ilk sesi duyar:
    *”Bırak onları, gel, ben sana dalından koparayım.”
    *Ve o an anlar, bütün yollar, bütün ayrılıklar,
    Bütün ekmek kavgaları,
    Bir tek şeye varmak içindi:

    Ona…
    Bir büyük aşk başlamıştı, o dut ağacının gölgesinde.
    Hiç bitmedi,

    Bu büyük şehrin ışıklarında.

    Hiç kaybolmadı,

    Ne bir başka gölgede,

    Ne de başka gölgelerin izinde.

  • İstanbul’un Mahkûmu

    İstanbul mu bana hapis,
    Ben mi İstanbul’a!
    Dalgaların sesi geliyor,
    Özgürlük diye
    Kulaklarıma.

    Mahpusluk bir ceza mı
    Yoksa ödül mü?
    Velev ki, kalem kırılırsa
    İstanbul’da.

    Fani can nerelerde gezindin?
    Hiç bildin mi İstanbul’un
    Bayırını, çukurunu, kenarını?
    Hiç gördün mü;
    Fakirini, fukarasını,
    Kıyafeti renkli, yüreği yaralı yosmasını?

    Hiç bildin mi?
    Ekmek, azık derdine düşenlerin,
    Düşleri yoktur İstanbul’da.
    İstanbul’un mahkumudur,
    Yüreğinde pranga, her daim yolda.

    Yolları kıvrım kıvrım,
    Geceleri biçare İstanbul’da.
    Gidilen yol nasıldır, hiç gördün mü?
    Gözlerin yaşlı, ellerin çaresiz,
    Kavuşturursun bir umutla,
    Yol verirsin uykunda.
    Belki, belki bulurum diye,
    Sahte sevinçleri, sahte dostlukları, sahte mutlulukları
    Dayanırsın boşluğa, o bitmeyesi rüyalara.

    Bir kapı açılsa, son çarem olan.
    Bir el uzansa, son dostum olan.
    Bir ses olsa, son çığlığım olan.
    Ve haykırsa biri,
    Günah sende değil,
    İstanbul’da, İstanbul’da.

  • Süleymaniye’ye Teselli

    Süleymaniye!
    Getirdi beni sana, bir garip rüya.
    Mahzun gördüm seni.
    Pencerelerinden bakıyordun uzaklara.
    Sen ki, mimarınla baninle, yedi tepenin sultanısın,
    Yalnız değilsin,
    Bu mukaddes şehirde.
    Sultanahmet, Bayazıt yanında,
    El sallıyor üvey kardeşin Ayasofya.

    Büyük ustanın ortanca yetimi,
    Kaç yüzler, kaç binler,
    Dualar eden nasırlı eller,
    Harcına akıtmış hem gözyaşı, hem alın teri.
    Kubben altında secde ediyor,
    Yüzyıllardır yüzbinlerce gönül eri.
    O muhteşem şerefelerinden beş vakit,
    Yükseldikçe semaya ezanlar,
    Mağrip’ten Hicaz’a, İstanbul’dan Endülüs’e
    Saf tutmuş, raks ediyor tertemiz gönüller, ruhlar.
    Kalem olmuş minarelerin yazıyor arşa,
    Elifler, ilahiler, kasideler,
    Dökülüyor dillerden dualar.

    Süleymaniye’de bir başka yağar yağmur,
    İhramdır esen rüzgar,
    Ne yürekler, ne de bedenler ıslanır,
    Her sabah, arkandan doğan Güneş seni kıskanır,
    Seni gözyaşları değil, sana gölge yapan bulutlar ıslatır.

    Büyük ustanın ortanca yetimi,
    Kurulmuşsun İstanbul’un tahtına.
    O tepeden göz kırpıyorsun,
    Sabah akşam inananlara.
    Kaç bayram yaşadın, kaç güneş batırdın o yorgun sırtında,
    Dört bir yana müjdeler dağıtırsın avlunda,
    Ulak olur, dua olur Rahman’a, İstanbul’un rüzgarında.
    Selam olsun temelinden, taşından,
    İbrahim milletinden Fener’e Balat’a,
    Adı okunur, sabah akşam İstanbul’un kulağına,
    Senin ezanlarında.

    Kıskanma sakın, başkası yok!
    Olmadı, olmayacak,
    Senin kadar bu şehre yakışan.
    Mahzun olma, en yakın gönüldaşın,
    Büyük Usta Koca Sinan,
    Yatıyor yanı başında.

  • Zaman

    Ah acımasız zaman!
    Bi cesaretimi toplasam,
    Kendimde o büyüklüğü bi görsem,
    Sormaz mıyım sana!
    Nerede çocukluğum, nerede gençliğim?
    Sana mecbur kaldığım yıllarım,
    Nerede?

    O baharların, rüzgarla koşturduğu mutluluklarım.
    Yazları denizin kenarında, tozla karışık ıslatan terlerim.
    Bir dumanlı sobanın etrafında, ısıtan kışlarım,
    Hani nerede?

    Taşı, kayayı toza çeviren.
    Siyahı, sarıyı beyaza boyayan.
    Ağacı, yaprağı kurutan.
    Koştururken yürüten,
    Yürütürken yatıran,
    Bir varmış bir yokmuşun,
    Hem evvelinde, hem kalbur samanında,
    İster hayal, ister gerçek,
    Kimine damla, kimine umman,
    Acı ya da tatlı,
    Herkese masal yaşatan.

    Gidenlerin, gelenleri bilmediği,
    Gelenlerin, gidenleri bildiği,
    Geçerken anı, gelirken muamma olan,
    Canlı cansız, bilinen bilinmeyen,
    Sıralı sırasız, gelmesi gerektiği gibi gelen,
    Kimine öğüt, kimine isyan, kimine yalan.

    Rüzgar olup eserken,
    Değirmen taşı Dünya dönerken,
    Yaşanmış, yazılmış her şeyi öğüten,
    Toza toprağa karıştırıp, üstünü örten,
    Neye göre, kime göre bakmadan,
    Her şeyin tek ilacı olan,
    Meçhul bir noktaya doğru akan,
    Mutlak sahibin ödünç verdiği,
    Zaman.