Kategori: Uncategorized

  • Dalgalı Soru

    Bir ikindi vakti,
    Demir aldı vapur Kadıköy’den.
    İçinde, bin bir çeşit insan,
    Yüksek sesle konuşan.
    Çevresine yabancı, kendisine aşık,
    Kahkaha atan.
    Kimisi renkli kumaştan,
    Kiminin hali perişan.

    Hepsi doluşmuş,

    Beyaz kuğunun sırtına,

    Denizi yara yara,
    Ağır ağır, kıyıdan kıyıdan,
    Yol alıyor, Beşiktaş’a.

    Arka salonda tam ortada,
    Kanunla dertli dertli çalan,
    “İkinci baharı yaşıyor ömrüm”,
    Nameleri dökülürken,
    Gözlerim daldı mavi denize,
    Vapurun kirli camından.

    Kaç bahara daha ulaşır insan,
    Daha bitmeden, dökülen yaprakların hesabı?
    Daha bilmeden,
    Kaç yüreğin,
    Kaç sözün,
    Bilinmeden cevabı?…

  • Ağabeyim

    Seninle aynı evde büyümek,

    Bazı sessizlikleri iki kişilik yaşamak gibiydi.

    Sana verilen nasihatleri dinlerken,

    Kapının arkasında ayakkabılarımı bağlardım ben.

    Çünkü orada, senin omuzunun gölgesinde,

    Hayatın ne olduğunu öğrenirdim.

    Sen;
    Bir babanın düşüncelerinde,

    Dualarında, hep kalbindesin.

    Önce sen yürüdün,

    Önce düştün,

    Önce sevdin,

    Ben arkandan geldim,

    Ama güç alarak senden.
    Sen;
    Bir annenin her gününde,

    Gözyaşında, kalbinde,

    Dilindesin.

    Hatırlamayabilirsin, bir gün bisikletten düşmüştüm,

    Kanamıştı dizim.

    Sen yere düşen bisikleti kaldırmadan önce,

    Beni kaldırmıştın.

    İşte o an sonsuz kere, büyüdün gözümde.
    Sen;
    Bir kardeşe bahşedilen,

    En değerli cansın,

    Yüreksin.

    Bir yaz akşamı balkon demirine yaslanıp,

    Şöyle demiştin: “Nedir ki bu hayat dediğin?”

    O zamanlar bana felsefe gibiydi cümlelerin.
    Sen;
    Bu hayatta kalemi kılıç,

    Sözleri ok, şefkati kalkan,

    Tüm renkleri kucaklayan

    Şövalyesin.

    Geceleri bazen geç gelirdin,

    Ama kapıyı sessizce açardın,

    Çünkü kardeşin uyuyordur diye düşünürdün.

    Oysa, gizli bir sadakatle,

    Sırf seni beklemek için, uyumazdım.

    Sen;
    Karanlığın korktuğu, ışığa dost,

    Bir kardeşe verilmiş en sessiz

    Mucizesin.

    Sen benim haritamdın,

    Yolum şaşırınca bulunduğun yeri gösteren,

    O kırmızı işarettin.

    Ama hiç sesini yükseltmeden,

    Senin sustuklarınla büyüdüm ben.
    Sen;
    Çıkmaz sokaklarda,

    Bozuk olan yollarda,

    Pusulası şaşmayan

    Rehbersin.

    Gizlice dinlerdim, yeni aldığın kasetleri,

    Okurdum, not defterine yazdığın yarım mısraları,

    Âşık olduğunu hiç söylemedin,

    Ama bir akşam odandan gelen o tek şarkı,

    Bana her şeyi anlatmıştı.
    Sen;
    Aşklarını,

    Ağlamalarını,

    Kavgalarını,

    Bilemediğim
    Ağabeyimsin…

  • Zor Olacak ki

    Zor olacak ki,
    Kıymeti olsun emeğin,
    Kutsallığı olsun dökülen terin,
    Neyse bütün çabaların, gayretin,
    Tüm ruhunla, bedeninle sahiplendiğin,
    Bir anlamı olsun elindekinin.

    Zor olacak ki,
    Kıymeti olsun aşkın, sevginin,
    Kaç zaman ayrı kalıp,
    Uzaktan hasret çektiğin,
    Yüreğinde alev kapanı, bitmek bilmez özlemin,
    Bir anlamı olsun sevmenin, sevilmenin.

    Zor olacak ki,
    Vazgeçilmez olsun hak sahipliğin,
    Değeri olsun hakların,
    Uğruna verilen kavgaların,
    Hatta umursamadan canı,
    Dökülen her bir damla kanın,
    Bir anlamı olsun sahip olduklarının.

    Zor olacak ki,
    Şükrü olsun kavuşmanın,
    Bırakıp giderken gurbete,
    Yanarken ayrılığın hasretiyle,
    Her gün düşlerken özlemle, sevgiyle,
    Bir anlamı olsun bağlanmanın.

    Zor olacak ki,
    Kıymeti olsun başarmanın,
    Çıktığın merdiven basamaklarının,
    Adım adım geçtiğin engellerin, yolların,
    Yük değil sırtında, sakın inancını, umudunu kırma,
    Vardığın zaman hedefine,
    Bir anlamı olsun harcadığın zamanın.

    Zor olacak ki,
    Sahip olduğun değerlerin, kadri kıymeti bilinsin.
    Yoksa zahmetsiz, emeksiz, tersiz, elde ettiklerin
    İzmir çiğdemi gibi çitlenir de
    Sadece izlersin…

  • İtiraf

    Ezberimde olan kelimeler değil bunlar.
    Çocukken öğretilen kelimeler değil!
    Sonradan duyduklarımdan hepsi;
    Katil, cinayet, kan,
    Kurşun, bomba, düşman,
    Soykırım, cani, talan.
    Çocukken, duymadık biz.
    Biz, bunları duyanlardan değildik!
    Bunları duyanlar;
    Doğdukları günden itibaren duyanlar,
    Bir su, bir ekmek, bir hayat gibi duyanlar,
    Bir oyuncak, bir oyun, bir kalem gibi duyanlar,
    Farklı diyarlarda, farklı yuvalarda doğanlar.
    Bin bir gece masalları, kanla yazılanlar.
    Kahverengiymiş çamurdan yüzü,
    Griymiş tozdan saçları,
    Kırmızıymış yaraları,
    Maviymiş, mormuş ayakları,
    Gökkuşağı olmuş bedeni.
    Son dinlediği ninni, annelerin çığlıkları.
    Ruhu bakarken,
    Kör, sağır insanlığa,
    Gülüyordu yüzü, anlatılan masallara.
    Bizler de oradaydık.
    Şahit gökyüzü, yeryüzü.
    Hep olduğu gibi,
    Büyük bedenler içinde,
    Olmayan yüreklerle,
    Ama sadece dinledik,
    Kan nağmelerini birlikte.
    Sıralanmış, duvarın önünde
    İnsanlık, tek ayak üstünde.
    Gözler kapalı ve bilinçli suskunluk!
    Kıyafet olmuş sessizlik.
    Kapandım ben toprağa,
    Yağmurlar yağsa da, yağmasa da,
    Tohumları sulayan,
    Dökülen kandır, kana kana.

  • Üçleme

    Örtün gecenin üstünü, üşümesin gökyüzü.
    Sarın yıldızları sımsıkı, titremesin ışıkları.
    Soğuk ve ürkek, oturmuş bir dala
    Cılız bedeni, iri gövdeli ağacın kolunda.
    Sessizce sallanan, yapraklara bürünmüş
    Gelip geçenler, gökyüzünün altında.
    Yürüyenler, koşanlar, toprağın üstünde.
    Yalnız ve sade, bir avuç umut tohumu
    Serpilmiş havaya, sınırsız ve lekesiz hoyratça.
    Düşmesini bekleyenler, düşlüyor merakla.
    Nasıl bir fidan, nasıl bir can sunacak,
    Bu köksüz, bu sözsüz hayata?

    Hep öyle değil mi?
    İki arada bir derede,
    Bitmek bilmez gecelerde,
    Bin bir türlü düşüncelerle,
    Ha bugün ha yarın diye diye,
    Geldi geçti işte,
    Diye dökülürken dilimizden,
    Bir kaç kelime.
    Aslında vuran, gerçektir yüzümüze.
    Getirirken bizi kendimize,
    Hiçliğimizle alay edercesine,
    Vicdana vurulan o ağır yükle,
    Taşıması zor, içi boş yürekle,,
    Adımlamak için kalırken nefes nefese,
    Kalırız o şaşmaz gerçekle,
    Aynasız, yalansız yüz yüze.
    Kimisi yokluk, kimisi boşluk, kimisi sonsuzluk dese de,
    Çaresizdir hasrete, özleme,
    Geldiği zaman başa,
    Ne gözyaşı, ne ağıt yetmez acısını dindirmeye.

    Herkes bir şeyin kuklasıdır aslında.
    Ya tutkularının, ya zayıflığının,
    Ya ihtirasın, ya da
    Utanmazlığının.
    Perde olur, yüzümüze taktığımız maskeler.
    Ve bizi oynatan ip ya da çubuklar,
    Ellerimiz, kollarımız ve sözlerimiz,
    Oynar da oynar.
    İstekli ya da isteksiz,
    Ama mahkum bir o kadar,
    İtiraz eder,
    Onurlu ve de haysiyetli yürekler.
    Biz bu oyuna değiliz dahil.
    O oyun acı, bir o kadar sakil.
    Dik duruş, doğruluk, adamlık gerek ya da delikanlılık,
    Ama bir o kadar da insanlık.
    İnsan bir kuru yaprak misali.
    Rüzgarlarla savruldukça savrulur,
    Bilse varlığını koşturmaya kalmaz mecali.
    Hep sonu aynı!
    Hep bir boşluk, hep bir kırıntı.
    Bu Dünya, bu hayat,
    Değişmez sözdür, tamamlayamadı,
    Ya da tam anlayamadı.
    Hayatı, yaşamı, yaşatmayı ya da,
    Amasızlığın, fakatsızlığın verdiği sonsuz hazzı.

  • Şenlik Dede’de Çocukluğum

    Bir zamanlar ben de çocuktum herkes gibi.

    Anılarımı hatırlayabildiğim yaş,

    Dört-beş arası.

    Evimiz vardı süs havuzlu,

    Ahşaptan üç katlı.

    Önünde yamuk yumuk, küp şeklinde,

    Tükürükler içinde,

    Ufak tefek,

    Arnavut kaldırım taşları.

    Her sabah bir ses!

    Ama yaşlı mı yaşlı,

    Uzaklardan gelirdi sesi, bağırırdı:

    “Taze sıcak ekmekçiiii”…

    At arabası ile gelen;

    Şefkat dolu, yorgun yüzlü,

    Mahallenin ekmekçisi,

    Ali Dede’ydi.

    Koşardım yanına.

    Biraz ürkek, biraz korkuyla,

    Dokunmak isterdim!

    Onun gibi yaşlı,

    Yol arkadaşı.

    Beyaz renkli atına.

    Uzatırdım yüz kuruş,

    Alırdım iki somun ekmek,

    Her biri elli kuruş.

    Gitmesini beklerdim.

    Ali Dede, beyaz atı, arabası.

    Hele de o tekerleğin gıcırtısı.

    Dönene kadar köşeyi, ardından bakardım.

    Lakap diye takmıştı büyükler;

    Kısa donlu, çirkin suratlı, sümüklü veletler.

    Düşünürdüm, “Bilmezler mi?” diye!

    Kısa donun şort olduğunu,

    Aklı kısa yaşı büyükler.

    Sırf inadına, ama inadına kızdırırdım onları!

    Sonra da koşarak kaçardım onlardan,

    Bir çocuksu korkuyla.

    Düşerdim yüzüstü, tükürükler içindeki,

    Arnavut taşlarına…

    Vururdum kolumu, bacağımı.

    Ve bazen de başımı.

    Bakkal İsmail amcadan aldığım akide şekerlerim;

    Kısa donumdan, şortumdan;

    Arnavut taşlı yola, dört bir yana,

    Savrulurdu, dağılırdı…

    Biraz kızgın, biraz ağlamaklı!

    Düşmeden bilemezsiniz!

    Acılar içinde biraz öfkeli,

    Yerden toplayıp ta yiyememek,

    Renkli akideleri.

    Dönerdim arkadaşlarımın arasına.

    Mağrur ve gururlu!

    Zafer kazanmış bir edayla!

    Biraz da, belki azıcık,

    Derisi yüzülmüş kol, bacak yaralarıyla.

    Eeee hayat bu ya!

    Her kavganın ve zaferin

    Bir bedeli vardı.

    Kabak da benim akidelerimin

    Başına patladı.

    Suat, Cenk, Soner, Muhittin,

    Adaşım Engin!

    Hani hep birliktik bu çocuksu kavgalarda!

    Korkuyu, öfkeyi,

    Sevgiyi,

    Arkadaşlığı,

    Ve hatta ihaneti, satılmışlığı;

    Bu tükürüklü,

    Arnavut taşlı sokaklarda,

    Çocukluğumda öğrendim!

    Zaman geçti, yaş ilerledi.

    Su misali.

    Geldi çattı, beyaz yakalı,

    Siyah önlüklü,

    Haylaz mı haylaz,

    Yaramaz mı yaramaz,

    Okul dönemi.

    Abimle birlikte ailede;

    Ümitler, nazarlar üzerimizde!

    Gelecek kaygısında,

    Ateşten gömlek içinde;

    Yetmişler, Seksenler…

    Zorlu mu zorlu, kavgalı mı kavgalı,

    Sağ, sol cenderesinde,

    Nice canlar, nice bedenler

    Tükendi.

    Daha renklerin ne olduğunu tam bilmeden,

    Hayat bana gösterdi.

    Siyahın ve grinin tonlarını öğretti.

    Halbuki ben o ana kadar,

    Adını sonradan öğrendiğim,

    Paslı demirin rengini,

    Açık kahverengini,

    Soğuk Demirci Ustası babamın,

    Öğlen yemeği için eve gelirken,

    Nasırlı, terli ellerinde gördüm…

    Ve bazen yazları,

    Terden ıslanan yüzünde,

    Çatlayan dudaklarında;

    Susuzluğu, onuru,

    Dik duruşu, emeği gördüm…

    Sıraya girerdi komşular birer birer!

    Kırardım camlarını top oynarken,

    İstemeden teker, teker.

    Canım babam, “Kim bilir akşama ne der?”

    O çatlak, nasırlı ellerde,

    Sevgiyi, şefkati gördüm…

    Sonradan bildim.

    Nedir alın teri?

    Bu basamakları çıkarken usulca,

    Yavaş yavaş;

    Bilmeden, kendiliğinden,

    O çocukluğumu,

    Arnavut taşlarına gömdüm…

    Dayanaktı Anam, bilirim,

    Az çekmedi.

    Hani eskiler der ya!

    “Bir gün yüzü pek görmedi.”

    Her ne kadar kızsa da Ağabeyim,

    O, inancı uğrunda,

    Bir siyah güvercindi.

    Ve hâlâ kanatları üzerimizde,

    Bizi beklemekte…

    Şimdi yok Arnavut kaldırımları,

    Yok artık ufak tefek parke taşları.

    Yaşananlar anılarda,

    Adımladığım yollarda kaldı.

    Üstü kapandı hep, asfalt döşendi.

    Ahşap ev de yok artık.

    O tahta kokuları,

    Gri betonlara, solgun rüzgarlara büründü.

    Ağabeyim, kız kardeşim,

    Anam, babam.

    Epey zaman oldu,

    Onlar buraları çoktan terk etti…

    Bazen geçerken Şenlik Dede’de

    Arka sokaklardan,

    Tanıyamadığım yaşlı yüzler,

    Selam veriyorlar.

    Soruyorlar babamı, annemi,

    Yaşıtlarım ise

    Ağabeyimi, kız kardeşimi.

    Saygıyla, özlemle ellerini sıkıyorum,

    Cevap veriyorum!

    Ben hâlâ aynı sokaktayım.

    Belki de eşim

    Ve iki küçük yavrumla,

    Anılarımı nakşettiğim,

    Arnavut kaldırımlarının,

    Yeniden, son bir kez,

    Çıkmasını bekliyorum…

  • Üşüyorum

    Üşüyorum kardeş!
    Söylemeyen dillerden,
    Görmeyen gözlerden,
    Atmayan yüreklerden,
    Utanıyorum…

    Üşüyorum kardeş!
    Çıkmayan seslerden,
    Boş gönüllerden,
    Tutmayan uzanmayan ellerden,
    Utanıyorum…

    Üşüyorum kardeş!
    Ruhsuz bedenlerden,
    Sahte gülüşlerden,
    Nasipsiz sözlerden,
    Utanıyorum…

    Üşüyorum kardeş!
    Kula kulluk edenlerden,
    Cana kıyan katillerden,
    Nifak tohumu ekenlerden,
    Utanıyorum…

    Üşüyorum kardeş!
    Alın teri dökmeyenlerden,
    Haramı helal bilenlerden,
    Malı mülkü kıble görenlerden,
    Utanıyorum…

    Üşüyorum kardeş!
    Üretmeden tüketenlerden,
    Söz getirip götürenlerden,
    Sen ben kavgası güdenlerden,
    Utanıyorum…

    Üşüyorum kardeş!
    Sahipsiz bebeklerden,
    Aç açık kalan küçüklerden,
    Bombalarla büyüyenlerden,
    Utanıyorum…

    Üşüyorum kardeş!
    Çocuk gelinlerden, çocuk annelerden,
    Töre deyip kabullenenlerden,

    Utanıyorum…

    Bedenim üşüyor,
    Ruhum utanıyor, kardeş…

  • Say ki

    Say ki;
    Unuttuk tüm öfkeleri,
    Kirli ve körelmiş yürekleri,
    Sildik tüm bencillikleri.
    Temiz ve masum bir ışık,
    Sanki yeni doğmuş gibi,
    Yanacak,
    Elbet yanacak…

    Say ki;
    Kapattık kapıları yalanlara,
    Sözümüz var doğruluğa,
    Yeminimizi bekleyen yarınlara,
    Temiz akıl, temiz vicdanla,
    Ekilecek tohumlar bin bir umutla,
    Çıkacak,
    Elbet çıkacak…

    Say ki;
    Çaresizlik küfür olsun durana,
    Emeksiz çiğnenen her bir lokma,
    Damı huzursuz topraklar,
    Sahipsiz kalan yurtlarda,
    Yağmurdan önce adımlarla,
    Aşınacak,
    Elbet aşınacak…

    Say ki;
    Rüzgar umutları dağıtacak,
    Yağmur vicdanları ıslatacak,
    Güneş masumiyetle ısıtacak,
    Toprak, sevgi köklerini yaşatacak,
    İnsan bu hayatta söz olacak.
    Ve ses olacaksın,
    Boğazını yırtarcasına, haykırarak,
    Olacak,
    Elbet olacak…

    Say ki;
    Ne yakamozların çığlığı,
    Ne de yosunların sabırsızlığı,
    Vurgun vurgun,
    Kulaç kulaç,
    Tertemiz terlerimiz,

    Denizlere karışacak,
    Elbet karışacak…

    Say ki;
    Vurdukça
    Her dalgada kıyılar,
    Estikçe
    Her poyrazda rüzgarlar,
    Kırmızı gül kokularıyla,
    İnsanlık dirildiği vakit,
    Elleri, dilleri, belleri,
    Kirli olanlar,
    Susacak,
    Elbet susacak…

  • Babil’in Çocukları

    Sarı toprağın sonsuzluğunda,
    Dinmek bilmiyor kan yağmurları.
    Ebabil kuşlarının çakıl taşları değil;
    Kadim yurda göklerden yağan,
    Soğuk ölüm gecelerinde,
    Barut kokuları, çöl kurşunları,
    Dünyanın yedi büyük utancı.
    Milyonlar tanık.
    Bu topraklarda yazıldı,
    Babil’in asma mezarları.

    Kimlerin hangi kölelerin alındı,
    Lanetleri, bedduaları, günahları?
    Babil’in saraylarında, duvarlarında
    yankıları.
    Bebeklerin, çocukların sessiz çığlıkları,
    Annelerin babaların ağıtları,
    İhanetlerle süslenmiş dört bir yanı,
    Günah dolu Babil’in kadim toprakları.

    Babil’in oyun bahçesinde;
    Filistin’den Yemen’e,
    Bağdat’tan Aden’e,
    Bombalar raks ediyor,
    Ninova’nın gözü yaşlı gökyüzünde.
    Ölüm kutsanıyor her gece.
    Tüm insanlık dinliyor,
    – 1001 – gece yalanları,
    Fizan’dan Necef’e,
    Bedenler ekilir çıkmaz fidanları.
    Tüm Dünya kör, sağır, dilsiz,
    Kıpırdamadan bekliyor,
    Bakıyor,
    Ruhsuz, duygusuz, tepkisiz,
    Babil’in yalnız çocukları,
    Yüzyıllardır sahipsiz.

    Bayramlar kutlanır, kölelik kutsanır.
    Beyazlar içinde küçük çocuklar,
    En yakın oyun arkadaşları.
    Anne olur kolları, babadır bacakları.
    Elele tutuşmuşlar mermilerle,
    Yarışıyorlar, koşuyorlar.
    Oyunun sonu hep biter kavgalı.
    Ya kolu ya da bacağı,
    Ayrılır küçük bedeninden,
    Bilmeden, hissetmeden,
    Ve dahi gözyaşlarını dökemeden, yaşayamadan.
    Babil’in ayrılık oyunudur bu,
    Nebukadnezar’dır başlatan.
    Sargon’dan Musa’ya,
    Sahipsiz Kudüs’ün esir tahtı…
    Sessiz ve dalgın Kutlu Şehrin sokakları.
    Babil’in doğan her çocuğu;
    Birlikte oynar, el ele tutuşur,
    Bilir bu kuralı.
    Nil’den Fırat’a durduramaz
    Akan kanı.
    Belki yarın değişir umuduyla,
    Her sabah uyanıp yeniden koşarlar,

    Birazdan onlar da sobelenecekler…
    Halbuki çok emindiler!
    Siyah dumanların arkasına,
    Onlar saklanmıştı.
    Babil’in solmuş çocukları…
    Sadece beyaz elbiseleri görülürdü…
    Olsun belki bir umut,
    Bulut sanıp bırakırlardı…
    Çocuk annelerin öksüz çocukları,
    Onlar ölümü sobelenmek sandı.
    Nesillerce bu oyunla büyütüldüler.
    Dedeleri, neneleri, kendileri,
    Büyütülecek var daha niceleri.
    Bu toprakların asil köleleri,
    Beyazlar içinde gelecek nesilleri,
    Zeytin Dağından bakıyorlar,
    El ele, sahipleri bir de kuzenleri.

    Babil’de vicdan, onur, namus katili kuzenler.
    El çırpıyor, alkışlıyorlar,
    Çocuklar sobelendikçe gülüyorlar.
    Yürekleri kör nefsinin kölesi,
    Kara vicdanlı.
    Akıyor çeşmelerinden neftin yağı.
    Şerefsizliğin şerbet olduğu,
    Siyah renkli, irin aromalı.
    Babil’in çöllerinde, ağıtsız şehirlerinde,
    Her gün her gece,
    Uyurken çığlıkların sessizliğinde,
    Sobelenen çocukların körpe bedenleri.
    Belki de inandıkları oyun bu.
    Yüzyıllar öncesinden gelen.
    Diri diri gömmek yerine,
    Sobelenen çocukların gömülmeleri.

    Babil’de, Mezopotamya’da,
    Yemen’de, Hicaz’da.
    Milyonlarca,
    Sobelenmeyi bekleyen Babil’in çocukları,
    Hepsi beyazlar içinde.
    Oyunun kuralı değişmedi.
    Bugün göz yumanlar,
    Yarın ebe olacaklar.
    Ve sonra sonunda,
    Onlar da,
    Sobelenecekler.

    Ne tuhaf bir oyun!
    İki defa sobelenip de,
    Hiç yok isyan eden.
    Mızıkçılık yapıp da,
    Çıkan yok oyundan.
    Kırmızı mendil geziyor,
    Elden ele.
    Nasıl bir oyun bu?
    Bu oyunda körebeye ip bağlayanlar,
    Ali Baba ve Kırk Haramiler.
    Gez, göz, arpacıktan tekerlemeler.
    Noel Babadan hediyeler.
    Bombalar, kurşunlar, mermiler.
    Ağıt yakan diller…
    Beyaz kefensiz çıplak bedenler…
    Binler…
    On binler…
    Yüz binler…

    Keşke herkes bilseydi.
    Anlatılan masalların,
    Sonunda yok gökkuşağı.
    Atlarıyla gelen iyi adamlar da.
    Hangisi yanlış hangisi doğru?
    Hiç bilmeden,
    Gökkuşağının doğduğu yere,
    Gidenlerdi.

    Ufak bir balon uçuyor.
    Siyah dumanların arasında,
    Görünüyor.
    Yükseliyor gökyüzünde Babil’in.
    Yüklenmiş umutları, tüm masumiyetiyle.
    Direniyor, çırpınıyor.
    Nefes olacak, hava verecek bir el olsa keşke.
    Sönmek üzere…
    Beyazlar içinde, el sallıyorlar.
    Babil’in çocukları umutla, bekliyorlar…

  • Gitmek

    Gitmek.
    Öylece çıkmak yola.
    Hiçbir şey almadan yanıma.
    İki gün önce giydiğim gömlekle,
    Bir haftalık pantolon ayağımda,
    Dalgın dalgın çıkmak sokağa.
    Vakit ne bilmeden,
    Tıpkı eski günlerdeki gibi,
    Hayal ederek…

    Gitmek.
    Heybemde bütün yorgunluğum,
    Ellerimde tozlu yıpranmış yıllarım,
    Yan yana biriktirdiğim karşılıksız aşklarım,
    Hepsi ağıt yakıyor sahte göz yaşlarıyla,
    Omuzlarını silkerek…

    Gitmek.
    Bir tarafta beni üşüten gülmeler,
    Öte yanda beni ısıtan kaçamaklar,
    Duvarımda solmuş boyalı, kara çalan yazılar.
    Hepsi üşüşmüşler buluttan tenime,
    Lime lime çığlıklarımı keserek.

    Gitmek.
    Umursamaz bedenleri bırakıp ardımda,
    Taşımadan bana yük boş yürekleri sırtımda,
    Anılarım bana yeter attığım her adımda,
    İnce ince yağan yağmurlarda,
    Ağır ağır yürüyerek…

    Gitmek.
    Vaktin kaçıncı kez geçtiğine bakmadan,
    Yeri belirsiz inilecek son durağı sormadan,
    Belki umuduyla yaşadığın kapıları çarpmadan,
    Serinleten rüzgarlara aldırmadan,
    Islık çalıp gülerek…

    Gitmek.
    Ama gündüz ile akşamın arasında,
    Gündüzün kapıları kapanmadan,
    Güneş daha tam kaybolmadan,
    Yankılanacak Hicaz makamından,
    Ezana biraz kala.
    Tanıdık tanımadık kalabalığa aldırmadan,
    Bulunmak keyfe keder ya da gönüllü,
    Bıraktığın izlerin toplamıdır dost canlara,
    Üstü açık ya da kapalı o avluda,
    Açık ya da kapalı bir havada,
    Son namazı bekleyerek…

    Gitmek.
    Dualarla, ağıtlarla edilirken Allah’a emanet,
    Geride kalan biraz özlem, biraz anı, biraz hasret.
    Renkleri, mevsimleri bilinmeyen,
    Merak edilesi o yurda,
    Aynı içtenlik, aynı tebessümle el uzatıp ta,
    Merhaba diyerek…

    Gitmek mi zor, kalmak mı?
    Belki güleceksin kapıyı açsan,
    Belki de ağlayacaksın içerde dursan.
    Düşünmeksizin silip atmak,
    Yazılamayanları kulağa küpe yaparak,
    Geldiğin gibi giderken de çırılçıplak.
    Ana rahminden toprağa,
    İki durak arasında,
    Budur aslında yakışan,
    Çaresizliğin kucağında,
    Cesurca söyleyebilmek,
    Ah minel mevt yorgunum.
    Yokluğun sakin tahtına gönlünce,
    Kurulup gitmek…